Bir gezi rotası planlarken güzergâha antik kent ve höyükleri de dahil etmek şüphesiz ki o geziyi çok daha eğlenceli ve bilgilendirici bir deneyim haline getiriyor. Diğer yandan, yine bu tarihsel açıdan köklü alanların, insana o bilindik ama çoğu zaman kelimelerle kolay ifade edilemeyen “tüylerin diken diken” olma halini de gezgin kişiye tecrübe ettirmesi atlanmamalı. Yerleşik hayata adım atan ilk İzmirlilerin ayak bastığı ovadaki havayı solumak, belki de büyük şair Homeros tarafından dokunulmuş olan aynı aeolik sütunları seyre durmak ve bir zamanlar Romalı magistraların (yöneticilerin) geçtiği aynı mermer kapıdan geçmek gezi içinde karşılaşabileceğiniz enstantanelerden sadece bazıları. Pek tabii, bu türden anlar insan zihninde istemsiz bir biçimde zamanda yoluculuk hissi yaratıyor ve kabul edelim ki günlük yaşantı içerisinde böyle bir hissiyatı yakalamak pek mümkün olmuyor. Bu zamanda yolculuk hissini İzmir’de bir adım daha öteye taşıyabilirsiniz. Sadece bir gün içinde ve şehir merkezi çeperinin dışına çıkmadan İzmir’in 8.500 yıllık geçmişine şahit olmak mümkün. İlk duyulduğunda bu ifade kulağa fazla iddialı gelebilir. Lakin modern İzmir şehri tam da böyle bir tarihsel gerçekliğin üstüne kuruludur. Okumakta olduğunuz bu kısa yazı, bir neolitik çağ yerleşkesi olan Yeşilova Höyüğünden Eski Smyrna’ya ve Büyük İskender’in kurulmasında büyük rol oynadığı Smyrna’dan günümüzün modern İzmir’ine, kronolojik olarak şehrin dört tarihsel yüzünden bahsedecektir. Şimdi 8.500 yıllık bu yolculuğa hazır olduğunuzu varsayarak Yeşilova Höyüğü’ne yani MÖ 6.500 yılına gidiyoruz.

Mütevazı Bir Başlangıç: Yeşilova Höyüğü

Her şeyin bir başlangıç noktası var. İzmir için bu başlangıç Yeşilova Höyüğü. Arkeolojik veriler İzmir’in ilk sakinlerinin MÖ 6.500 yıl önce, yani neolitik çağ içerisinde tam bu bölgede İzmir’in şehirleşme serüvenini başlattı. Neolitik çağda insanlığın kat ettiği ilerlemeler üç ana esasla özetlenebilir. Bu ilerlemeler avcı toplayıcı konargöçer düzenden yerleşik hayata geçiş, hayvanların evcilleştirilmesi ve tarımsal faaliyetlerin başlamasıdır. Siz de katılacaksınızdır ki, İzmir, yerleşik düzene geçmek için en elverişli ve harika noktalardan biri olarak değerlendirebilir. Şüphesiz, Ege Denizi’ne açılan bu nokta 8.500 yıl önce de şimdiki kadar etkileyiciydi ve burada kök salmaya karar vermiş olan toplumun denizle olan bağını hatırı sayılır bir biçimde geliştirdi. Pek tabii, yerleşik olarak hayatlarına burada devam etmeleri eski alışkanlıklarında pek çok değişikliklere yol açtı. Örneğin beslenme biçimlerinin İzmirlileştiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar 8.500 yıl önce, günümüzde bizim sahip olduğumuz Kordon’daki güzel balık restoranlarına sahip olmasalar da, İzmir’in ilk sakinlerinin deniz ürünlerine karşı ayrı bir zaafı olduğunu görüyoruz. Stratigrafik verilere göre çipura, deniz salyangozu, istiridye, midye ve deniztarağı gibi çeşitli kabuklu yumuşakçalar en çok tükettikleri favori besinlerin başında geliyor.

Etrafı dağlar ile çevrili bereketli yeşil bir ovada, taş, kerpiç ve çamur yardımıyla perçinlenmiş organik materyaller ile inşa ettikleri küçük oval ve dikdörtgen yapılarda hayatlarını sürdürüyorlardı. Her ne kadar bu yapılar görkemli değilse de doğa ile olabildiğince uyumlu yapılardı. Arkeologların yaptıkları gözlemlere göre bu yapılar yazları yüksek sıcaklıklarda serin, kışları ise ılık durumda kalabiliyordu. Yeşilova sakinlerinin mimari konudaki bu yetkinliklerini ürettikleri çömlek ve araç gereçlerde de rastlamakta. Bulgular, günlük hayatlarında dokuma, taşçılık ve çömlekçilik ile yakın bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Örneğin günümüze ulaşan kimi çömlek parçalarının üstünde incelikle işlenmiş, artık nesli tehlikede olan Anadolu leoparı motiflerine rastlamak mümkün. Neden özellikle bu hayvanı betimledikleri sorusunun cevabı elbette yoruma açık bir konu ama Yeşilovalıların leoparı kutsal bir hayvan olarak nitelendirdikleri en yaygın görüş konumunda. Nedeni tam olarak bilinmese de, herhalde bir toplumun kendi için belirleyebileceği en havalı kutsal hayvanlardan biri diyebiliriz.

Ödüllü mimarı yapısıyla, Bornova ilçesinde yer alan Yeşilova Ziyaretçi Merkezi’nde, İzmir’in ilk sakinlerinin nasıl bir yaşam sürdüklerini öğrenebilir ve arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkan buluntuları gözlemleme imkânı bulabilirsiniz. Tüm bunların yanında, bugüne kadar ulaşılan tüm veriler göz önünde bulundurularak kurulmuş olan neolitik çağ köyünde tam anlamıyla zamanda yolculuk edebilirsiniz. Lakin merak etmeyin, köy içinde her türlü leopar saldırısına karşı gerekli önlemler alınmış vaziyette.

Efsanelerin ve Mitlerin Şehri: Eski Smyrna

Eski Smyrna, kökleri Tunç Çağına (MÖ 3.000) kadar dayanan bir şehir olmasına karşın bu katmana dair elimizdeki veriler sonrasındaki tarihsel periodlara göre çok daha sınırlı durumda. Hem antik yazılı kaynakların hem de arkeolojik bulguların aktardığı üzere, Eski Smyrna demir çağında serpilmiş ve arkaik çağın ilk yarısı içerisinde en iyi günlerini yaşamıştır. Şehrin esas olarak MÖ 10. yüzyılda kurulup şekillenmeye başlamasının en temel sebebi ise bu yüzyılda Küçük Asya’ya yoğun bir şekilde Antik Yunanların göç etmesidir. Sonuç olarak Eski Smyrna dört büyük Yunan boyundan biri olan Aeoller tarafında kurulmuş, onların dokunuşları ile önemli bir Ege şehri haline gelmiştir. Andezit, bazalt ve riyolit bakımdan çok zengin olan Yamanlar Dağı’nın eteklerinde Ege Denizi’ne açılan bu ideal lokasyon sayesinde şehir kısa sürede bölgedeki diğer şehirler ile ticari bağlarını geliştirmiş ve Athena Tapınağı gibi sosyal, dini ve mimirari açından yüksek nitelikli anıtsal yapıları inşa edebilmişti.

Şehrin adının nereden esinlenerek konulduğu konusunda çeşitli mit ve efsaneler mevcut. Yazılı kaynaklara dayanılarak iki ana ihtimal üstünde durulmakta. Bunlardan birisi adını cesaretiyle duyurmuş bir Amazon savaşçısı, diğeri ise mitolojik bir figür olan ve yakışıklılığıyla tanrıça Afrodit’i bile etkileyebilmiş Adonis’in annesi, Kıbrıs presesi Myrrha. Elbette, isim hikâyesinin yanı sıra Eski Smyrna’ya dair atlanmaması gereken başka önemli bir ayrıntı var; büyük şair Homeros. İlyada ve Odysseia destanları ile batı edebiyatı için en önemli figür haline gelmeyi başarmıştır. Her ne kadar, kesin olarak nerede yaşamış olduğunu bilmesek de, antik kaynakların belirttiği üzere Eski Smyrna Homeros’un evi olma konusunda en güçlü aday olarak öne çıkmakta. İlyada ve Odysseia destanlarının Aeolik ve İyonik lehçeleri kullanılarak ortaya çıkıp kaleme dökülmüş olması ise bir başka önemli veri çünkü bölgede bu iki diyalektiğin en yoğun biçimde günlük yaşantı içinde kullanıldığı şehirlerin en başında Eski Smyrna geliyordu. Ziyaretiniz sırasında, zeytin ağaçlarıyla çevrili Athena Tapınağı yakınlarında yürürken gözlerinizi kapatıp kente kulak vermeyi ihmal etmeyin. Kim bilir, belki Homeros’un kelamını taşıyan geçmişin rüzgârlarına rast gelebilirsiniz.

Bir Helenistik ve Roma Dönemi Sentezi: Smyrna

Eski Smyrna tarihi boyunca belirli aralıklarla Lidyalılar ve Persler tarından kuşatılmış ve farklı ölçeklerde hasar almış bir şehirdi. MÖ 4. yüzyıl içerisinde şehir nüfusunun büyük bir kısmı dağılmış, Eski Smyrna’nın altın çağı son bulalı çok uzun bir zaman olmuştu. Smyrnalıların bu sıkıntılı gidişatı, tarihe adını yazdıracak bir figür tarafından değiştirildi. Günümüzde sinemalarda izlediğimiz süper kahraman filmlerindeki, o iki tarafın çarpıştığı ve bir tarafın tamamen yenilmek üzere olduğu bir anda beklenen o kahramanın ortaya çıkıp dominant tarafı püskürttüğü sahneye eminim hepimiz aşınayızdır. İşte Smyrnalılar için tam da böyle bir zamanda ve biçimde Büyük İskender çıkageldi. Bu elbette abartılı (bir o kadar hayal etmesi eğlenceli) bir analoji ve pek tabii İskender, Doktor Strange’in sihirli portallarından biri içinden fırlamadı. Makedonya Kralı babası II. Filip’ten devraldığı muazzam ordularla Küçük Asya ve ötesine büyük bir fethe çıkan İskender, MÖ 333 yılında Smyrna’ya ulaştı. Kendisinin insiyatifi ve emriyle, Smyrnalılar eski yerleşim yerlerini terk ederek Pagos (Kadifekale) Dağı’nın eteklerinde, tüm körfeze ve çevreye hâkim bir noktada küllerinden doğmuş oldu.

MÖ 2. yüzyılda, Symrna’nın parçası olduğu Hellenistik Pergamon Krallığı, son kral III. Attalos tarafından Roma Cumhuriyeti’ne bırakıldı. Böylelikle Symrna artık bir Roma kenti haline geldi ve Batı Anadolu’nun tamamı Asya Eyaleti olarak isimlendirildi. Bu noktadan sonra şehir uzun bir süre sadece Roma Senatosu ve konsüllerine bağlı kaldı. Romalılar pek çok farklı alanda, dönem koşulları dahilinde gelişmiş bir toplumdu ama hiç şüphe yok ki inşa etmedeki becerileri ustalıklarının en başında geliyordu. Helenistik dönemden kalan yapılarla onların mimari anlayışı birleşince ortaya etkileyici bir şehir çıkmış oldu. Bu güzelliğin yansımalarını yazılı kaynaklarda gözlemleniyor. Yunan coğrafyacı Strabon, eserinde Smyrna’yı bölgedeki diğer şehirlerle kıyaslarken “şehirlerin en güzeli” olarak tarif etmiştir.

Roma Cumhuriyeti sonrası dönemde de Smyrna öneminden hiçbir şey kaybetmedi. Roma İmparatorları şehre özel bir ilgi beslediler; öyle ki, Symrna ilk önce Tiberius daha sonra Hadrianus tarafından iki defa neokoros ünvanına layık görülmüştür. Bu onursal unvan, İmparator ve yakın çevresiyle politik ve bürokratik bağlarını belirli bir eşiğin üstüne taşıyarak imparatorluk kültüne özel olarak adanmış bir tapınak inşa edebilen şehirlere veriliyordu. Smyrna bu unvanının yanı sıra bizzat İmparator Hadrianus ve maiyeti tarafından da ziyaret edilmiştir. Diğer bir deyişli,  Smyrna bir imparatorun ziyaretine değer bir şehirdi. Bu tür bir ziyaretin ne kadar büyük önem taşıdığını 21. yüzyılda anlamlandırmak biraz güç olabilir. Bunu en çok sevdiğiniz sanatçının yaşadığınız şehre gelerek özel bir konser vermesine benzetebiliriz. Elbette böyle bir benzetmeyi yaparken söz konusu sanatçının tüm Akdeniz’e hükmetmediği ve tanrının oğlu unvanına sahip olmadığı gerçeğini unutmamak gerekir. Smyrna Agorası’nı ziyaret ettiğinizde bu ayrıntıları anımsamak önemli, zira ancak o zaman Beş İyi İmparator’dan biri olan Hadrianusun, 1.800 yıl önce ayak başmış olduğu basamaklardan yürümenin keyfine erişebilirsiniz.

Evrensel Şehir İzmir

Ve işte son durağımıza varmış bulunmaktayız; gözbebeğimiz aydınlık şehir İzmir. 8500 yıllık rotamızın günümüzle, İzmir’in modern haliyle kesiştiği final noktası. Bağrındaki engin kültürel mirasıyla, İzmir her yıl sayısız ziyaretçiyi ağırlıyor ve biliyoruz ki, her gelen zihninde ve kalbinde İzmir’in bırakmış olduğu iz ile bu şehirden ayrılıyor. Tüm tarihi katmanlarıyla, Helenistik, Roma, Osmanlı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bir potada eriyerek birbirine karıştığı ve her elementinin özgün bir karakteristiğe sahip olduğu bir şehir olarak karşımıza çıkıyor İzmir. Tabii olarak, bu çokkültürlü yapının zaman içinde sosyal eğilim ve alışkanlıklar üzerinde bir etki bırakmaması beklenemezdi. Bugün Türkiye’nin en özgürlükçü ve hoşgörülü şehri İzmir olması bir tesadüf değil zira tarihi boyunca İzmir, bir arada var olmanın ve uyum içinde yaşama iradesinin sembolleştiği bir şehir olagelmiştir.

İster dünyanın en büyük açık hava çarşılarından biri olan Kemeraltı sokaklarında dolaşıyor olun, ister sıcak bir yaz akşamını Kordon’da geçirecek olun, İzmir’de kendinizi evinizde hissedeceğinizi ve ruhunuza hitap edecek bir köşesini bulacağınızdan eminiz. Elbette şehrin hitap edeceği tek yer ruhunuz olmayacaktır. Lezzetli ve kendine has mutfağı ve müzik dolu sokaklarıyla, iştahınız ve kulaklarınız da İzmir’den payına düşenleri fazlasıyla alacaktır. Şehrin neresinde olursanız olun ve hangi öğesini deneyimliyor olursanız olun, kendinizi İzmir’in çağdaş güzelliği ve değerlerine çekinmeden teslim etmelisiniz. 8.500 yıllık yolculuğunuz ancak bu şekilde en keyifli halini almış ve anlamlı bir şekilde sona ermiş olacaktır.

Yazan: Erol Değirmenci

Comments

No comment left, would you like to comment?

Click to comment ...